Tamam, teslim oluyorum. Müthiş bir hayattı yaşadığı. Akşamları içtiği deniz ürünleri çorbasına bakarken, eline kaşığı tutturma yeteneğinden yoksun olduğu anları olurdu. Önce uzun uzun süzerdi çorbayı, yağ tabakasının suyla içiçe geçmişliğini. Çocukluğunda tüm yemekleri yemeyi reddettiğinde, fırının arkasını uygun yer belirlemişti. Şimdi, yaklaşık 5 kişiyle birlikte, aynı masada oturmuş, “Neler yapıyorsun?” sorusunun geliş anını kestirmeye çalışıyordu. Kaşığı tuttuğu gibi karıştırmaya başladı çorbasını soğutmaya çalışır bir hava vererek. Yanında oturan kadın, “Bayılırım Japon kültürüne, ne acayip insanlar” derken umrunda değildi görebildiği göğüs çatalı. O, yağın suya karışmamasına şaşırmazdı kendisi gibi, ya da yeşil bir halının üzerinde çim kokusunu alabileceğine asla inanmazdı. Gülümsemek zorunda kaldı bir kaç saniye, onaylarcasına Japonların acayipliğini. Masada ılık bir sohbet başlamıştı, ağzını açsa balıklar dökülür aklından diye hemen bir hikaye uydurdu kendine. “Yorgunum biraz, erken kaçarım ben.” derken balık çorbasını 5 dakikadır karıştırdığını farkedip durdu. Ağzına bir yudum çakmanın vaktiydi. İlk yudum tuzlu ve deniz kokulu bir tat bıraktı ağzında, hafif tiksindi, dökmek istedi fırının arkasına. Cebine uzandı eli, aslında mücadele etmek istiyordu ama bu sıkıntıya da bir son vermek istiyordu. Tokyo restoranda, oturduğu yerden hışımla kalktı, cebindeki silahını kavradı. Garsona döndü ve “Tuvalet nerede acaba” diye sordu.
O gittikten sonra masada bir kuşku rüzgarı esti. Esra, “Nesi var bunun allahaşkına?” diye hayıflandı. Murat, bir ay önce terkettiği sevgilisini düşünüyordu. Cevap verme gereği duymadı. Selin, kendi göğüs dekoltesine göz attı, memnundu gösterdiklerinden. “Aman boşver ya Esra, o geziye katıldığından beri bi tuhaf zaten. Hiçbirimizle konuşamaz oldu. Düzelir diye umuyorum”, derken bir gıdım umrunda değildi Arda’nın hali.
Arda’nın geldiğini gören Selin, Esra’nın kolunu itekleyip konuyu kapatmaya çalıştı. Balık çorbası soğumuş, yemekler haddince azalmışlardı. Arda, son yudumlarını hızlı hızlı boğazına dizdikten sonra, çantasına uzandı ve kulaklığını el yordamıyla bulup hızlıca veda edip kendini sokağa attı. İki adım ileride, yeraltından bulabileceği oksitosinler, seratoninler ve dopaminler çarşısına uğradı. Asetilkolin bulursa, bu gece kendini şanslı sayacaktı. Burnuna gelen küf kokusunun kaynağı aklıysa, lanetlerin en büyüğünü okuyacaktı sevdiği kadına. Sakalı sağa doğru uzamış, kırmızı bereli adamın dükkanına uğradı. Hızlıca soracaklarını sordu, alacaklarını aldı ve en nefret ettiği şarkıyı seçip kulaklarından akan sıcak nefretle evine doğru yürümeye başladı. Öldürmek istiyordu onu, inanamıyordu öfke duygusunun bu deli güçlü olduğuna. Hormon paketlerinden birini açtı, dilinin altına yerleştirdi minik uyarıcıyı. Artık zihni bulanmayacak diye umuyordu ki, eve vardığında hayatı güzel gidiyormuş hissine bile kapılmıştı.
Gözlerini kapadı. Uykusu yoktu ama asetilkolinin etkisiyle unutmak istediklerini, küflenmeye yüz tutan sıkıntılarını bir çırpıda hapsedebildi. Neşesi yerine geldi. Bir terorist gibi saldırdı tüm zihnine. Açıkta gördüğü tüm çöp hislerini, asla kendisini anlayamayanları, dinlemeyenleri, görmeyenleri, reddedenleri, hayatı yaşamayı bilmeyen taraflarını bir bir taradı, paketledi ve en derin uykularında belki bir gün rüya olarak karşılaşmak üzere bilincinin en derinlerine postaladı.
-> Struggling with the abstraction of life everyday. Day01.
-
elkeschmitter liked this
-
datafobik posted this